Advert
Advert
Advert

Tarih Şikesi

Bir yalan çok tekrarlanınca sorgulanmaz olur. Fakat onlarca yıldır tekrarlanıyor olsa bile bu tarih yalanlar sorgulanasılıklarını yitirmiyorlar, çünkü onları dile getiren kitle ülkenin en eyyamcı kalabalığı. Şu tarih tezlerini, ilgili oldukları dönemlerin kronolojik sırasına göre ele alalım.

Tarih Şikesi
Advert

İki hafta önce Beşiktaşlılarla Fenerbahçeliler arasında Twitter üzerinden kalabalık bir polemik yaşandı. Tartışmanın başlığı #PKKFenerElele şeklindeydi.

Beşiktaşlılar üzerinde ay-yıldız olan kulüp bayraklarını (her lig şampiyonu gibi) boğaz köprüsüne asmışlardı ve Fenerbahçe taraftarı (her rakiplerine yaptıkları gibi) bayrağı yakmak pahasına indirmişti.

Beşiktaşlıların “ay-yıldızlı bayrağı yaktınız” ithamına karşılık Fenerliler her zamanki beylik argümanlarına sarıldılar: Atatürk, Kurtuluş Savaşı, vatan, millet, Sakarya…

Bir yalan çok tekrarlanınca sorgulanmaz olur. Fakat onlarca yıldır tekrarlanıyor olsa bile bu tarih yalanlar sorgulanasılıklarını yitirmiyorlar, çünkü onları dile getiren kitle ülkenin en eyyamcı kalabalığı. Şu tarih tezlerini, ilgili oldukları dönemlerin kronolojik sırasına göre ele alalım.

“Fener’i Türkler kurdu, GS gibi Fransızlar değil!” safsatası

Hakikat: Fenerbahçe futbol takımını bir Fransız misyoner okulu olan Saint Joseph Lisesi öğrencileri kurmuştur. Kulübün kurulduğu semt, lisenin olduğu semttir. Kurucu sponsorları Saint Joseph mezunu mühendis Nurizade Ziya (Songülen) beydir. Kurucularından Asaf (Beşpınar) bey de Saint Joseph mezunudur. Diğer kurucu Enver (Yetiker) Saint Joseph Lisesi’nde öğretmendir. Bir diğer kurucu üye olan Galip (Kulaksızoğlu) bey de ortaokulu Galatasaray Lisesi’nde liseyi Saint Joseph Lisesi’nde okumuştur.

Fenerbahçe’nin Sarısı Laciverti Nereden Gelir?

Şu kendi içinde tutarsız bilgi maalesef Fenerbahçe’nin resmi sitesinde yer almaktadır:

Sanki evrensel “gıpta rengi” ya da “asalet rengi” standardı varmışçasına kendinden emince yazılan bu satırlar elbette laf ü güzaftır. Gerçek şudur ki Fransız Saint Joseph Lisesi’nin renkleri de sarı-laciverttir ve Fenerbahçe’nin iki ana rengi buradan gelir. Nitekim Saint Joseph Lise’ndeki öğrencilerin büyük ağırlığı Fenerbahçelidir ve Saint Joseph Lisesi futbol takımıyla Galatasaray Lisesi futbol takımının maçları sarı-kırmızı ile sarı-lacivert arasında mücadele yaşanan yüz yıllık bir geleneğe sahiptir. 

Ve her misyoner okulu gibi Saint Joseph de Hıristiyanlığı yaymak idealiyle Hıristiyan olmayan ülkelere giden Katolik Fransız rahipler tarafından kurulmuştur. Lisenin mot-a-mot “Aziz Yusuf” diye Türkçeye tercüme edilebilecek olan adı da hz. İsa’nın üvey babası Yusuf’tan başkası değildir (ki bizim inancımıza göre de mübarek bir zattır).

Her ne kadar Galatasaray’a Fransız vurgusu yapanların maksadı gayrimüslimlik iması yoluyla hakaret etmek gibi çağdışı ve laikliğe temelden aykırı bir sataşma olsa da bizim yukarıdaki gerçekleri ortaya koyarken kesinlikle öyle İLKEL bir gayemiz yoktur. Bu liseler geri kalan Osmanlı’nın Batı’ya açılan penceresiyle ve ülkemizin medeniyeti yakalamasında inkâr edilmez katkıları olmuştur. Fakat Saint Joseph Lisesi’yle neredeyse özdeşleşmiş bir kulübün bilgisiz ve manipüle edilmiş taraftarlarının tamamen Türk devleti tarafından kurulan Galatasaray Lisesi’ne sırf Fransız dilinde tedrisat gördüğü için böyle ilkel yakıştırmalar yapması tarih yazıcılığındaki etik yoksunluğunun derin bir örneğidir. Sonuç olarak her iki lise de Türk lisesidir ve her iki kulüp de Türk kulübüdür. Sadece taraftarları arasında manipülasyona ve dezenformasyona açıklık derecesinde ciddi fark vardır o kadar.

“Fenerbahçe işgalcilerle mücadele etti” safsatası

Moda’daki gençlerin kurduğu bu kulüp her şey bir yana, futbolu orada bulunan İngiliz centilmenlerinden öğrenmişlerdir. Kadıköy’deki ilk futbol girişiminin adının İngilizce Black Stockings olmasının sebebi de budur. Kurtuluş Savaşı boyunca da işgal kuvvetlerine açıktan herhangi bir tavır koymaları, yüz çevirmeleri söz konusu olmamış, el sıkışarak yaptıkları dostluk maçlarına aynen devam etmişler. Tıpkı Galatasaray gibi. Hatta Fenerbahçe, General Harrington adına düzenlenen turnuvaya iştirak edip kupa kaldıracak kadar işgalcilerle iç içeydi. Bilindiği üzere Harrington dönemin Büyük Britanya işgal orduları başkomutanıydı.

Fenerbahçe’nin Kurtuluş Savaşı’na faydası olarak anlatılan ‘menkıbe’lerin önemli kısmı Çanakkale Savaşı’na aittir. Çanakkale’nin Kurtuluş Savaşı’na dahil olmadığını, Birinci Dünya Savaşı’ndaki cephelerden biri olduğunu bilmek için İlkokul tarih müfredatına orta düzeyde vakıf olmak yeterlidir.

Fenerbahçe’ye yakıştırılan Kurtuluş Savaşı kahramanlıklarının doğru olanları sadece Karakol Cemiyeti ile ilgili olanlardır. Yani İstanbul işgal altındayken İttihatçıların kurduğu bir yer altı örgütü Ankara’ya gizlice cephane temin ederek Kurtuluş Savaşı’na el altında yardım ediyordu. Bunu, zahirde İngilizlerle iyi geçinmeleri sayesinde yapıyorlardı. Zaten Karakol Cemiyeti’nin toplanma yeri de Kadıköy’dür. Ancak Ankara’daki Kemalistlerle İstanbul’daki Karakol Cemiyeti farklı iki oluşumdur ve özellikle savaş kazanıldıktan sonra yolları 180 derece ayrılacaktır. Çanakkale Savaşı’yla Kurtuluş Savaşı’nı ayırt edemeyen insanların yaşadığı ülkede bu iki oluşum arasındaki nüansı kime ne kadar anlatmak mümkündür; meçhul. Yine de denemekten zarar gelmez.

“Atatürk Fenerbahçeliydi” safsatası

Karakol Cemiyeti’ni aklımızda tutalım, çünkü Atatürk’e suikast sebebiyle idam edilen Fenerbahçe başkanı ile Atatürk tarafından yurt dışına sürülen Fenerbahçe başkanını ele alırken o bağlantı lazım olacak. Yeri gelmişken “Atatürk Fenerbahçeliydi” safsatasını aradan çıkaralım.

İnternetteki binlerce sitede, harfine bile dokunmadan copy+paste yoluyla çoğaltılıp aktarılan ve hiçbir basılı kaynağa ulaşmayan bir bilgiye göre Atatürk Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında Fenerbahçeli olduğunu ima etmiştir.

Hatıranın aktarılışındaki çürüklük bariz: hatırayı aktaran kişinin kendi hatıratı yok. Ondan duyup aktaranınsa kim olduğu belli değil. Bu çürüklük bir yana, böyle bir ima asla taraftarlık anlamına gelmez, çünkü Cumhurbaşkanlığı Kupası cumhurbaşkanının yani Atatürk’ün şerefine yapılan bir müsabakadır. Şimdiki taraftarların çoğu bilmez, bilenlerin de pek çoğu unutmuştur ki eskiden futbolseverler şimdiki gibi (özgüvensizlikten kaynaklanan) aidiyet duygusuyla putperestlik derecesinde takım tutmaz, KİM İYİ OYNARSA ONU TUTARDI. Belli ki Atatürk şerefine yapılan maçta Fenerbahçe daha iyi oynuyormuş ve Cumhurbaşkanı da sportmen bir insan olarak maçta Fenerbahçe’nin kazanmasını temenni etmiş.

Her 3 İstanbul kulübünün de “Atatürk bizim taraftarımızdı” temalı efsaneleri hatta mitolojileri vardır fakat belgeye dayalı, pozitif tarih bilimi ışığında şu bir hakikattir ki Atatürk kulüplerden hiçbirinin taraftarı değildi, çünkü belli bir kulübün taraftarı olmayı cumhurbaşkanlığı makamına ters buluyordu. Süleyman Bulut’un “Atatürk Hangi Takımı Tutuyordu” adlı çalışmasından yapılacak iki alıntı meseleyi tamamen netleştirmek için yeterlidir:

“Atatürk Galatasaray Lisesi’ni 3 Aralık 1930, 2 Ocak 1932 ve 1 Temmuz 1933 tarihlerinde üç kez ziyaret etti.
İlk ziyaretini yaptığı o gün (3 Aralık 1930) otomobille Dolmabahçe Sarayı’ndan çıktı; sırasıyla Harp Akademisi, Mülkiye ve Harbiye’yi ziyaret ettikten sonra Galatasaray Lisesi’ne geldi.
Önce lise kütüphanesine alıntı; orada anı defteri imzalandıktan sonra lise müdürü Fethi İsfendiyaroğlu’nun odasına geçildi.
Okulla ve öğrenimle, öğrencilerin durumuyla ilgili konuşulurken kahveler geldi.
Kahveler içilirken okulun eski öğrencilerinden, yakın arkadaşı ve o sırada İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, Atatürk’e doğru eğilerek:
“Harp Akademisi, Harbiye, Mülkiye anladım da niçin Galatasaray paşam? Yoksa siz de bizden misiniz?” diye sordu.
Atatürk birden ciddileşti:
“O da ne demek, çocuk?”
Şükrü Kaya daha açıksordu:
“Yani Galatasaray’ı mı tutuyorsunuz?”
Elindeki kahve fincanını önündeki sehpaya bırakan Atatürk, kararlı bir ses tonuyla cevap verdi:
“BEN KULÜP TUTMAM ÇOCUK… ÇÜNKÜ HEPSİ BENİMDİR. HEM SİVİL VEYA ASKER TOPLUMUN TAMAMINA HİZMET VEYA KUMANDA EDENLER BİR KULÜBÜ TUTSALAR BİLE GÖREV SIRASINDA BUNU AÇIKLAMAZLARSA İSABET EDERLER. AKSİ HALDE OTORİTELERİ SARSILIR VE TARTIŞILIR. TEFRİKA (AYRIMCILIK) YARATMIŞ OLURLAR. O NEDENLE DİKKATLİ OLMALARINI TAVSİYE EDERİM”

Bir diğer anı şöyledir:

“1934 yılı Haziran ayında Fenerbahçeli yöneticiler Atatürk’ü Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaret ettiler. Sohbet sırasında Atatürk’e özel bir ricaları olduğunu söylediler.
Atatürk:
“Buyrun, nedir?” diye sordu.
Fenerbahçeli yöneticiler:
“İzin verirseniz bir büstünüzü stadımıza koymak isteriz” dediler.
Atatürk durdu, düşündü:
“Şimdi bu büstü buraya koyarsak ‘Atatürk Fenerbahçeli’ derler ama HEPİNİZ BİLİYORSUNUZ Kİ BEN HİÇBİR TAKIMI TUTMAM ama hepinizi çok severim”

Velhasıl Atatürk kendini futbol kulüplerinden birine bağlamayacak, hiçbir mücadelede hele hele hukuki süreçte “Ben tarafım” demeyecek kadar basiretli ve ahlaklı, milletinin TAMAMINA hitap etmeye özen gösteren bir devlet adamıydı. Onun bu duruşunun günümüzdeki devlet adamlarına örnek olmasını temenni ederiz. Özellikle fanatikliği Wikileaks’te ifşa edilen yabancı diplomat yazışmalarında adeta alay konusu edilecek kadar ayağa ayyuka çıkmış olanlarına.

Atatürkçü GEÇİNEN ama Atatürkçülükten nasibini almamış bazı medya organları da bazı yayınlarıyla ne kendi sığlıklarını sergileyerek ne kadar acınası duruma düştüklerinin ne de bu bilinçsiz manipülasyonlarla Atatürk’ün kendisini küçük düşürdüklerinin farkındalar.

“Fenerbahçe cumhuriyetin kalesidir” safsatası

Cumhuriyet kelimesinin birden çok anlamı vardır ama laik Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasındaki cumhuriyetin ilk anlamı tartışmasızdır: devlet başkanlığının hanedan usulü babadan oğula geçmemesi, seçimle iş başına gelmesi.

Hilafeti ve saltanatı kaldırdığı için Atatürk cumhuriyetimizin kurucusudur. Peki Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından (hatta Kurtuluş Savaşı’nın esnasında bile) verdiği cumhuriyet mücadelesinde Fenerbahçe ne tarafa düşmektedir?

Karakol Cemiyeti, Kurtuluş Savaşı’na katılan birçok kişi ve oluşum gibi İstanbul’u düşman işgalinden kurtardıktan sonra saltanatı ve hilafeti kaldırmayı değil, Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki düzene geri dönmeyi planlıyordu. Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Atatürk’ün daha Lozan arefesinde saltanatın mülga olduğunu ilan ettirmesi, Osmanlı’nın son günlerine geri dönülmeyeceğinin sinyallerini eski İttihatçılara vermişti.

Kimi tarihçilere göre gerçekten Atatürk’e yönelik çok ciddi bir suikast girişimi vardı kimi tarihçilere göre basit bir suikast planını Atatürk eski ittihatçıları tasfiye etmek için kullanmıştı. Her halükarda şu iki olguyu kimse inkâr edemez: İstanbul’dan 1919’da ayrılan Atatürk, Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonraki 5 yıl boyunca yani 1927 yılına kadar İstanbul’a gitmemiştir (Bkz. Karakol Cemiyeti). Ne zamanki İzmir Suikasti gerekçesiyle eski İttihatçılar idam, sürgün ve benzeri yollardan tasfiye edilmiştir, ondan sonra Atatürk İstanbul’a ilk ziyaretini gerçekleştirmiştir. Yani ortada ciddi bir cumhuriyetçilik-monarşistlik mücadelesi vardı.

Doktor Nazım Bey, 1916-1918 yılları arasında Fenerbahçe başkanlığı yapmış bir İttihatçi ileri gelenidir. Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Atatürk’ün Nutuk’ta açıkça “Hain” dediği Damat Ferit Paşa kabinesinde yer almıştır. 1926 yılında İzmir Suikastı davasında Atatürk’e suikast yapmaya teşebbüs edenlerden biri olduğu gerekçesiyle idam edildi.

 

İşin aslını merak edenler elbette dava tutanaklarını okuyup öğrenebilirler ama yukarıda belirttiğimiz üzere, bunun İttihatçıları tasfiye etme amaçlı bir dava olduğunu, suikastin bahane olduğunu savunan tarihçiler varsa bile onlar dahi bu tasfiyenin sebebinin cumhuriyetçilik olduğunu reddetmemektedir.

Ömer Faruk Efendi ise 1919-1924 yılları arasında Fenerbahçe başkanlığı yapmıştır. Kendisi aynı zamanda Osmanlı tahtının en önemli varislerinden biriydi. Kendi bulunduğu pozisyon itibarı ile vatansever biri olduğu da inkâr edilemez. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’ya gidip Kurtuluş Savaşı mücadelesine bizzat katılmak istemiştir. Fakat Mustafa Kemal Paşa onun gelişini reddetmiştir. Zira onun kafasında Kurtuluş Savaşı sonrasına dair cumhuriyetçi planlar vardı. Ömer Faruk Efendi ülkesini kurtarmak için ne kadar iyi niyetli idiyse Atatürk de geleceğin cumhuriyetinin koşullarını oluştururken o kadar dikkatli ve temkinliydi.

 

Nitekim Doktor Nazım Bey’in halefi olan Ömer Faruk Efendi’nin Fenerbahçe başkanlığının 1924’te bitmesinin nedeni Osmanlı hanedanının sürgüne gönderilmesidir. 1919 Mayıs ayından beri kafasında olan cumhuriyet fikrini adım adım gerçekleştiren Atatürk bunun son aşaması olarak Ömer Faruk Efendi dâhil tüm Osmanlı hanedanını ceplerine geçinmeleri için yeterli bir para koyup yurt dışına göndermiştir. Fenerbahçe ikinci defa cumhuriyet-monarşizm mücadelesinde yenilen tarafta olmuştur.

Velhasıl Fenerbahçe’nin vatanseverliği, Kurtuluş Savaşı’na dolaylı katkıları olabilir. Hatta Atatürk’ü Bandırma vapuruna bindiren iradenin Kadıköy’den çıktığı dahi söylenebilir ama bu kulübün geçmişi hakkında söylenebilecek en son şey Cumhuriyetçi olduğudur. Fenerbahçe Kulübü meşrutiyetçi İttihatçıların son kalesinden başka bir şey değildi. Amaçları vatanı kurtarıp Meşruti Monarşiyle devlet yönetimine kaldıkları yerden devam etmekti. Fakat Atatürk’ün cumhuriyet kurmadaki kararlılığı onları hezimete uğratmıştır.

Bu mücadeleye rağmen böyle bir birikimi olan kulübü dışlamayıp genç cumhuriyete kazandıracak kadar akıllı bir liderdi. Sonraki Fenerbahçe başkanları tıpkı diğer her kulüp gibi Atatürk’e hayranlıklarını her vesileyle ifade etmiştir ve Atatürk Fenerbahçe camiasının da yeni kurulan cumhuriyetin bir parçası olmasına izin vermiştir ama demagojinin bu kadar dibine vurup cumhuriyetçilikte mangalda kül bırakmayacaklarını elbette bilemezdi

Yazar: Murat Bahri Siyah

Mustafa Kemal Atatürk Doktor Nazım Saint Joseph Ömer Faruk Efendi İttihat ve Terakki Galatasaray Lisesi Şükrü Kaya fenerbahçe
Sen de Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Hatayoğlu: Trabzon Stockholm Sendromu yaşıyor
Hatayoğlu: Trabzon Stockholm Sendromu yaşıyor
17 ülkeye yufka makinesi ihraç ediyor
17 ülkeye yufka makinesi ihraç ediyor