Anneme
Ben geldim anne, Ne diyeceksem artık sana, Hızlı adımlarla düştüm yollara. Yürürken, gözlerim buğulandı soğuktan; Her adımda kendime rastladım,
Başlık, özet ve etiketlerde arandı.
Ben geldim anne, Ne diyeceksem artık sana, Hızlı adımlarla düştüm yollara. Yürürken, gözlerim buğulandı soğuktan; Her adımda kendime rastladım,
Bazen içten bir ses gelir. Sesin içinde saklı bir ses. Yüklenmiş çok kötü vehimler; Korku dolu endişeler;
Yolu yavaş yürü, ey güzel insan; Boyunda, posunda, zarafetin var. Mermer gibi duran, sel gibi akan; Gönüllere matuf, marifetin var.
Hangi yıl olduğunu varın siz tahmin edin. Nedense, yılın en sıcak günleri yaşanırken İzmis şenlikleri gelir çatar ve inceden yağan bir yağmur “bu şenlik zamanı olacak şey mi?” dedirtir herkesin keyfinin kaçmasına vesile olurdu.
Oy kelebek; Nereden geldin sen? Konacak yerin mi kalmadı, Çekip gitmek varken?
Bize tırıs giden, korkak at değil; Dört nala nefessiz, koşanlar lazım. Fitne fesat ile, bozanlar değil; Bir çeri misali, koşanlar lazım.
Bugün hava güzel öğretmenim, Guguklar ötmeden kalkalım. Karne heyecanımı, Sizinle paylaşmaya ayıralım.
Yorulunca anlıyor insan; Göynümüş meyvenin hazsız tadını; Kadim dostun kim olduğunu; Telefon klavyesinde, ezberlediğin isimlerin yolunu;
Gelme bayram gelme, gücümüz yok. Hatırlatma bize kaybettiklerimizi; Üzme bizi…
Değerli yazarımız İrfan Elbir, uzun bir aranın ardından eşsiz şiirlerinden biriyle yeniden bizlerle...
“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözü bir kalıp halinde, heyecanlı tartışmalarda başvurulan her sözün sonunda kullanılan bir deyim olmuştur. Aslında bu sözü ilk defa kullananın kim olduğu da belli değildir. Çok önemli de değildir. Daha ziyade Türk Milletine alenen düşmanlık edenlere karşı, birlik ve beraberlik adına kullanılmıştır.
“Hadi ama, biriniz gelsin artık” demese, yerinden kimse kalkmayacaktı. Yüzbaşı dedem, elinde bir kestane kazığı, tarlanın kenarına “firahti” çakmak için bir yardımcı arıyordu. Hem kazığı tutmak, hem de tokmağı vurmak mümkün değildi. Ağabimle beraber yol kenarında, hangimiz gitsin ve dedeme yardım etsin diye karar veremiyorduk.
Ölü sayısı hakikaten saklanıyor mu, yahut gizleniyor mu? Eski bir Sağlık Müdürlüğü çalışanı olarak, hastanelerdeki ölüm ve hastalık istatistiklerinin nasıl tutulduğunu, nasıl bildirildiğini ve kaydedildiğini biraz bilirim.
Onlar çocuklarımız. Bahçe kenarlarında özenle yetiştirdiğimiz ve bir kış gününün ardından doğan güneşle birlikte yüzümüzü güldüren çiçeklerimiz.
Rivayet edilir ki, Cengiz Han, bütün hanları toplamış ve sağ yanına da eşini oturtmuş. “Ben hepinizin, bütün hanların hanıyım!”, sonra da başına sağ tarafa çevirmiş, eşini işaret ederek “bu da benim han’ım” demiş.. İşte “eş” ve “anne” anlamına gelen “hanım”ın hikayesi de böylece girmiş hayatımıza... Bundan dolayıdır ki, bir kadına karşı kullanılan “hanımefendi” tabiri çok yerinde, güzel yakıştırma olmuştur.
Nedendir bilinmez ama babalar, dosta ve hasma karşı cesur ve onurlu görünmek isterler. Çoğu zaman suskun ve kederli olduklarında bile yaparlar bunu. Bir evin ortasında koca bir çınarın gövdesi gibidir onlar.
Onu ilk önce 1990’lı yıllarda tanıdım. Muhsin Yazıcıoğlu partiden ayrılmış, yeni bir hareket başlatmak için memleketi dolaşıyordu. Belediye Toplantı Salonunda müthiş bir kalabalık vardı. Bu duruma sevinenler ile bu duruma itiraz edenlerin tartışmaları salondaki heyecanı artırıyordu. Kara yağız bir adam dikkat çekici bakışlarla etrafını süzerken, yüksek bir sesle “bırakın tartışmayı, biz aynı tavanın balığıyız, burada tartışmak hoş değil, düzelir her şey” diyerek, farklı bir duruş gösteriyordu.
Bundan tam 34 sene önceydi.. Askerden yeni gelmiş, Trabzon Belediyesinde Emlak Vergi Memuru olarak işe başlamıştım. Her ay mütemadiyen düzenli olarak maaş alan, devletin teminatı altında yaşayacak olan bir devlet memuruydum artık.
Bayram yazıları genellikle eski zamanlarda olup bitenlerden güzellemeler yaparak anlatılır ve yeni kuşaklara hoş bir seda gibi aktarılır. Doğru olan da budur zaten. Dini bayramların zorluğundan ve eziyetli tarafından bahsetmek, sevimsiz olayları tekrarlamak işin manevi havasını unutturur, eziyetli bir anlatıya dönüşür.
"Baltayı önce ben vurayım, sen de yarılmaya başlayan yere vur" dedi dedem. Eskiden odun yaranlar bilir, baltayı ilk önce erbabı olanlar vurur, ondan sonra karşısındaki kişi de zaten bir miktar yarılmış ağaca rahatlıkla baltayı oturtturur. Dedem de öyle yaptı, baltayı vurdu, ağaç tam baş kısmından hafifçe ikiye ayrıldı. Aynı düzgünlükte vurabilirsem, ağaç bir çırpıda iki parça olacaktı.
Aile için yapılan harcamalarda, alış-verişlerde; nasıl ki en kaliteliyi en ucuza almak için sıkı bir pazarlığa girişiliyorsa; kama harcamaları yapılırken de aynı hassasiyetin ve özenin gösterilmesi gerekiyor.
Şehitlik, birçok kişinin arzuladığı ve ulaşmak istediği manevi bir makamdır. Şehitler, Allah'ın rızası uğrunda vatan millet ve din için ölen veya öldürülen inanmış kimselerdir. Bizim halimize bakıp da diyecekleri bir şeyler var mıdır acaba?
Nenemi gördüm kapının önünde... Nenem, Ufak Fadime... Tekirden almış olduğu ahşap ve kısa parçalardan oluşan malzemeleri peştamalına sarmalamış, peştamalının kulpunu da kuşağına sıkıştırmış vaziyette eve giriyordu.
Kölelik, en basit ifadesi ile bir insanın sahip olması gereken hürriyet haklarından mahrum bırakılarak bir başkasının malı, eşyası sayılması olarak ifade edilebilir. Ancak bu yazının mimarı, bitkin ve yaşlı bir teyzenin mahcubiyetle kullanmış olduğu bir cümle olmuştur.
Evin başının her zaman önemli bir yeri olmuştur hayatımızda. Evin başı dendi mi birazcık durmak icap ederdi. En güzel türküler evlerin önü ile ilgili olsa bile, evin başının ağırlığı başkaydı. Orası soluklanma, ayaküstü sohbet ve her zaman dinlenme yeri olacaktı.
“Mesele yaşlanmak değil, mesele büyürken unuttuklarımızdır” derdi rahmetli dedem. Varsın sahil plajları, Türkçe levhası olmayan beş yıldızlı oteller zinciri onları sevenlerin olsun, bana Eğrek Kayası’nın hemen yanında bir paska verin yeter…
Hemen yanında, belli ki kendisi gibi yolcu karşılamaya gelen, kısa boylu, tıknaz ve biraz da yaşlı başka bir kadın vardı. Yanına yaklaştı, "hanımefendi sizden bir ricada bulunmak istiyorum." dedi.
Dağlıca Köyü İlkokulu’ndaki son senemizdi. Artık okulun abileri, misafirleri konumundaydık ve hüzünlü günler yaşıyorduk. Bizim için adeta okulumuza, sınıflarımıza, arkadaşlarımıza veda gibi olan 19 Mayıs bayramı törenlerini bu hislerle kutlayacaktık.
Ahırdaki ineklerin her birinin ismi ile çağrıldığı, evdeki çocuklardan bile daha fazla ilgi gördüğü; akşamları, inekler yedikten sonra sofraya oturulduğu ve gün boyu sadece onları doyurmak için çalışıldığı günlerden bahsediyoruz.
Dede, sana Yüzbaşı diyorlar. Yani, bu köylü seni aklı başında biri olarak kabul eder. Kavgalı ve dargınları barıştırmada seni ‘cemaat adamı’ görürler. Nasıl olur da şu güzelim sahillerde bir yer tutmayıp, bu dağ başlarına, bu yaylalara gelirsin? Aha Ağustos ayındayız hala güneş yok, yağmur ve çiseden başka bir şey görmedik.