Dün çok yorgundum .

Eve geldim.

Yalnızdım.

Yemeğin ardından çay demledim.

İkinci bardağın dumanı yüzümü nemlendirmişti.

Hazır yalnızım fırsat bu fırsat dedim, tuttum sıkıca yakamdan aldım kendimi karşıma, sigaya çektim.

“Bak efendi!

Kaldır şu kalın kafanı da bak yüzüme.

Yarısı yıkılmış bir duvar gibisin.

Kurtlanmış ağaç gibi yamuldun.

Derdin nedir senin?

Paran mı yok, evin mi yok, işin mi yok?

Evet vakit akşam…

Ama yarın yeni bir gün doğacak.

Bu hayat hiç bir zaman adil olmadı oğlum.

Tokluk da açlık da herkese göre farklı.

Tıpkı sıkıntıların farklı olduğu gibi.

 

Bak efendi!

Bakma öyle morarmış, halkalanmış gözlerinle gözlerimin içine.

Bu akşam ben konuşacağım sen dinle.

Yazamadıklarım dökülüyor gecelere.

Bak, köz oldu gözlerin.

Hala yaşanmamış günlerin var unutma.

Bastır şu elini göğsüne.

Gör yüreğinin ucunun nasıl sivrildiğini.

Tıpkı bilenmiş bıçak gibi.

 

Bak efendi!

Seninle doğarken kardeştik.

Uykusuz şafakları beraber bekledik.

Geceleri kutup yıldızını yan yana izledik.

Sevda şiirleri yazdık gizli gizli.

Sevgiye hasretle büyüdük oğlum.

Benzimiz sanki sararmış yaprak gibi.

 

Dinle efendi !

Yusuf’u kuyuda bırakanlar çok uzaktakiler değildi.

Niye bu kadar sevimsiz oldun ki ?

Seni görürüm diye bakmıyorum aynaya.

Nedir bu halin ?

Bu fıtrat hep böyle değil mi ?

Var sen hesap et paylaşılamayan dünyayı .

Habil’le Kabil’in pay edemediği gibi.

 

Baki efendi !

Bu çatık kaş ne?

Altı üstü iki metrelik bir saltanatın var.

Nedir bu halin ?

Durağın belli olsun oğlum .

Arayan seni orada bulsun.

Al şu akılsız başını eline.

Ola ki bir daha göremem seni.

Kimsesiz bir sokak ortasında görürsen beni;

Veya karanlıkta bir ayak sesi;

Göğsün titrerse zannetme ayazdandır.

Bu son yürüyüştür anla ki.

Vedaya hazır gibi…”

İçim fokur fokur;

Elimdeki çay buz gibi.