Dün sabah ilginç bir rüya ile uyandım.

Tam yarım asır öncesiydi.

Kendimi karlı bir kış günü, bizim tenekeden çatılı, ahşap kapılı ve ağaçtan eşiği olan ‘kelif’in kapı önünde gördüm.

Çocukluğum, hayallerim ve yalnızlığımla beraber, tam evin kapısında, ellerim çapraz bağlanmış, burnum soğuktan kızarmış, sırtımda yünlü bir kazak, başımda daha önce eski yeleklerden sökülmüş iplerden örülmüş bir fes, ayağımda kara lastiklerim ve henüz jilet değmemiş suratımla asabı bozuk bir şekilde ayakta duruyordum.

Uzaktan seslendim.

“Tek başına ne yapıyorsun burada sen? Kiminle geldin, annem nerede? Soğuktan donacaksın, evin kapısını açıp içeri girsene, ateş yakıp ısınırsın. Bak ayakların da ıslanmış, hasta olacaksın…”

Henüz sözümü bitirmeden, eliyle işaret ederek “dur orada, şu bembeyaz karı kirletme, yaklaşma daha fazla” dedi.

Olduğum yerde durdum, gözlerimi ondan ayırmıyordum. Ayağı ile eşikte birikmiş karları temizledi ve yere çömeldi. Bana dikkatle baktı, hatta sanki benden daha ötelere bakıyor gibiydi.

“Sen var ya sen, büyüdün, yaşlandın, aldın başını gittin, rahata erdin. Okudun, meslek sahibi oldun, paran oldu. Bak saçın başın döküldü. Ama farkında mısın, bir baltaya bile sap olamadın. Okumalarınla kaç gönüle girdin, kaç yetim başı okşadın, kaç soğuktan üşümüş çocuğu giyindirdin, sevdin, hediye aldın?Annemin babamın mezarına bile yılda iki kere geliyorsun. Akıllandın öyle mi? Bana kazandığın meziyetleri söyle? Hani sen insan sarrafıydın,.. Herkesi çok iyi tanıyordun. Bir bak sağına soluna kim var yanında. O kalın kafana hala sokamadığın nice şeyler var göremediğin, bilemediğin…”

“Biraz fazla ileri gidiyorsun, kendine gel… Kapıyı aç içerde konuşalım” diye araya girdim. Ama duracak gibi değildi.

“İçeri mi girelim dedin?” dedi ve bir yudumluk nefes aldı.

“Sen içeri giremezsin, içerde örümcek ağları, çalı-çırpı ve karışıklık var. Elbisen tozlanır. Ellerin kirlenir. Ateşi yakamazsın, çünkü dedem ocak taşını bile su çekmesin diye yerinden alarak duvara yasladı. Ateşi yakmayı, çıra tutuşturmayı bile unutmuşsundur. En son baca sırığını ne zaman kullandın? İskemleye nasıl oturulur hatırlıyor musun? Gözlerin kara ateş dumanından en son ne zaman sulandı? Ahıra ne zaman girdin ahıra? Kemreyi ne zaman attın? “

“Annem nerede söylemedin?” diyerek konuşmasını engellemeye çalıştım.

“Bahçede karalahana alıyor, şimdi gelir ve belki de kapıyı açmadan geri döneriz” dedi.

“İyi o zaman, bana diyeceğin başka bir şey kaldı mı, eksik söylediklerin varsa tamamla da gideyim.” Dedim.

“İyi edersin, ayakta çok kaldın, yorulmuşsundur. Gerçi araban da vardır senin. Soğuğa alışık değilsin montunun kapüşonunu başına geçir ve git artık. Baharda, güneşli günlerde gelirsin.”

Kendimden utanmıştım. Dediğini yaptım, o tertemiz karı kirletmeden geri döndüm, bir iki adım attım. Acaba annemi görebilir miyim, kendimi son bir kere daha kucaklayabilir miyim diye şöyle bir başımı çevirdim. Çevirmez olaydım, kimseler yoktu. Ne kapı önünde bana ders veren çocuk, ne hayallerim ve ne de geleceğe ait bir tasavvurum ile ilgili hiçbir şeyimi göremiyordum... Seslendim ama nafile, cevap veren olmadı.

Bu sefer karşımda çatısı bembeyaz karla kaplı, pembe renge boyanmış, demir kapısı olan bir ev vardı. Biraz hüzünlü, biraz ağlamaklı halimle bir süre öylece durdum. Çocukluğumu ‘kelif’in kapı önünde bırakıp, bilinmez geleceğimi önüme katarak yalpalaya yalpalaya oradan ayrıldım.

Kendime çok fena küsmüştüm.