“14 Şubat 1918
Beşikdüzü’nün düşman işgalinden kurtuşu” kutlu olsun.
Bu kurtuluş gününü layıkıyla andık mı bugüne kadar?
Bilenler yazsın lütfen.
Kim öncülük eder, kim üstlenir, kim vazife addeder bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, tarihe, geçmişe ve eskiye dair ne varsa artık ilgi alanımızın dışında kaldığıdır.
Eğer bu toprakların hikayesi, yayla şenlikleri kadar bir alakaya mazhar olmuyorsa söyleyecek sözümüz yok.
Kemençe, davul, zurna, horon ve eğlence…
Bıkmadık bir türlü…
Beşikdüzü'ne Mektup...
”Dün İzmis’ten baktım sana; aziz Beşikdüzü.
Aradım; görmediğim, gezmediğim yerleri.”
Tutkum olmuş; yas tutmuş hayallerimin yüzü;
Seni arar; sevdalı âşıkların nemli gözleri…
Beni sen anlar, sen bilirsin ey Beşikdüzü..
Kemanın yayı durdu; gönül telime dokundu,
Yine gam yükü bağladı beni; bu akşamüstü,
Seni uzaktan sevmenin bedeli, belli ki bu.
Kaç yaralı gönüle bağrını açtın Beşikdüzü..
Akşamları bulur beni; öksüz-yetim saatler,
Senin bağrında sevdim hem baharı, hem güzü,
Güneşinin battığı ufuklardadır, hasretler...
Yollar mı gelir, yoksa ben mi sana yürürüm,
Her gidişim, içinde gizler; acele dönüşler..
Çok uzaklardan bile; yakın gibi görürüm,
Adım adım yürürken; içime düşer özlemler.
Bağrındaki yer, dar mıdır bana Beşikdüzü?
Niye denemedin, zamanı durdurabilmeyi?
Ne sen, gelmeme razı oldun bir türlü…
Ne de ben istedim, gönülden geri dönmeyi..